AnaSayfa » Bilim

Canlılık Tesadüfen mi Oluşmuş ve Evrimleşmiştir?

[13 Temmuz 2009 | 13 yorum | 1.103 gösterim | ismail]

Darwinius Masillae

Darwinius Masillae

Yaradılışçıların inatla anlamayı beceremedikleri bir konuya değinmek istiyorum. Canlı türlerinin doğada tesadüfen oluşmaları mümkün müdür? Darwin’in teorisi nasıl bir saçmalıktır ki böylesine karmaşık yapıların tesadüf eseri meydana geldiklerini iddia etmektedir?

Evrimi anlamak için Harun Yahya’nın (gerçek ismi Adnan Oktar) yayınladığı kaynaklara başvuran kişiler, canlılığın ve türlerin tesadüf eseri meydana gelemeyeceğini ısrarla savunacaklardır. Kaldı ki bu doğrudur. Mevzubahis yapıların tesadüf eseri meydana gelmeleri teknik olarak imkânsızdır.

Anlaşılmayan nokta şu; Charles Darwin evrim teorisini ortaya atan kişi değildir. Darwin’in yaptığı, o güne kadar zaten bilinmekte olan evrimin işleyişini açıklamak oldu ve bu işleyişin adı “Doğal Seçilim”dir.

Doğal seçilim, bir organizmanın hayatta kalmasını sağlayan kalıtsal özelliklerin popülasyon içerisinde yaygın hale gelecek şekilde çoğalmasını ifade eder. Doğal seçilim, evrimin kilit mekanizmasıdır (kaynak: wikipedia).

Yani sanılanın aksine Darwin, canlı türleri tesadüfen oluştu demez, özenle tasarlanmış gibi görünen türlerin mimarı olarak doğal seçilimi gösterir. Darwinci doğal seçilim bugüne kadar çürütülememiş olmakla birlikte, bilim adamlarının henüz açıklamakta güçlük çektiği veya hakkında farklı yorumların olduğu her detay, evrim teorisinin çöküşü olarak gösterilmeye çalışılmıştır (tahmin edin kimler tarafından).

Canlılığın başlangıcı konusu ise hala muallâkta olsa da, bu konuda da bazı fikirler ortaya atıldı ve bu fikirler de deneylerle desteklenmeye çalışıldı. Doğada hangi koşullar altında, hangi maddelerin etkileşimi ile canlılığın oluştuğu tahmin edilebilse de, 4.3 milyar yıl önceki koşulların birebir gerçekleştirilebildiği bir deney ortamı oluşturmak kolay değil. Bu konuda başarılı ve başarısız deneyler gerçekleştirildi. Bunlardan en önemlisi Miller deneyidir ki bu deney ile cansız maddelerden, canlılığın yapıtaşı olan amino asitlerin oluşabilmesinin mümkün olduğu kanıtlanmıştır. Elbette bu sonuca varacak doğal koşulların oluşması tesadüf eseridir (gerçekleşme ihtimali düşük olan bir tesadüf) ama zaten evrimin çorap söküğü gibi gelmesi için bu ilk tesadüfün gerçekleşmesi yeterliydi.

Ülkemizde evrim var mı, yok mu hala tartışıladursun, Mendel’in modern genetiği ile birlikte evrim teorisi tüm dünyada modern biyolojinin temeli olarak kabul görmekte ve uygulanmaktadır. Evrimin, gözümüzün önünde gerçekleşen örnekleri olsa bile, fanatik inançlar adına bilginin kurban edilmesi tarih boyunca yabancı olmadığımız bir durumdur. Tarih boyunca tanıklık ettiğimiz bir diğer durumsa, bilginin hurafelere karşı daima galip gelmiş olmasıdır.

Değinmek istediğim bir diğer nokta da, evrim teorisinin dinlerle bir alıp veremediği olmadığıdır. Dini öğretilere ve hikâyelere ters düştüğü için evrim teorisine ilk anda tepki gösterenler dini kurumlar olmuştur. Yüzyıllardır doğru olduğuna inandıkları Tanrı anlayışlarını bir anda tersdüz eden bir teoriyi ya sindirmekte güçlük çekmiş olmalarından, ya da çıkarlarına ters düştüğü için kabul etmeye yanaşmadılar. Dahası yanlış olduğunu göstermek için ellerinden geleni yaptılar. Türlerde küçük değişikliklere yol açan mikro evrim gerçektir (ki bunu inkar etmek dünyanın tepsi şeklinde olduğunu söylemeye eşdeğerdir) fakat makro evrim olamaz şeklinde düşüncelerini ifade edenler de oldu. Yüzyıl içerisinde küçük evrimlerle değişikliklere uğrayan türlere tanıklık ettiysek, evrimin milyonlarca yılda neler yaratabileceğini tahmin etmek o kadar da güç değil.

Şu durumda din âlimlerinin yapabileceği en mantıklı şey evrimi reddetmek yerine, din öğretileri ile evrim arasında mantıklı bağlar kurmaya çalışmak olacaktır (ki bunu başarsalar bile büyük olasılıkla sadece kaçınılmaz olanı geciktirebilirler).

Benzer Yazılar

Bu yaz?y? Facebook'ta payla? Bu yaz?y? Twitter'da payla? Bu yaz?y? Myspace'te payla?

13 yorum »

  • mr.black hole Diyor ki

    “bunu başarsalar bile büyük olasılıkla sadece kaçınılmaz olanı geciktirebilirler” Haklısın hocam…

  • wombworm Diyor ki

    Tarih boyunca hiç bir din insanın gelişimine ayak uyduramamış ve yok olup gitmiştir. Darwin’in bir sözü bu durum için çok uygun: “Türlerin ne en güçlüsü, ne de en akıllısı hayatta kalır; hayatta kalacak olan değişime en açık olanıdır.”

  • ahtapot Diyor ki

    …Ancak eğer bir insan materyalizme inanmakta kararlıysa, materyalist felsefeye olan bağlılığını herşeyin önünde tutuyorsa, o zaman böyle davranmaz. Eğer “önce materyalist, sonra bilim adamı” ise, evrimin bilim tarafından yalanlandığını gördüğünde materyalizmi terk etmez. Aksine, evrimi ne olursa olsun bir şekilde desteklemeye çalışarak materyalizmi kurtarmaya, ayakta tutmaya çalışır. İşte bugün evrim teorisini savunan bilim adamlarının durumu tam olarak budur.

    İlginçtir, bunu bazen kendileri de itiraf etmektedirler. Harvard Üniversitesi’nden ünlü bir genetikçi ve açık sözlü bir evrimci olan Richard Lewontin, “önce materyalist, sonra bilim adamı” olduğunu şöyle itiraf etmektedir:

    Bizim materyalizme bir inancımız var, ‘a priori’ (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz…

  • ahtapot Diyor ki

    …Diyor ve bu saçmalığın ne uğruna böyle savunulabilmeye devam edildiğini kısaca anlatıyor… Derdiniz bu ALLAH yok(haşa) inancınıza bilimsel destek ama yıkılmış bitmiş tükenmiş bi destek… Bi kere siz yani evrimciler maddeyi mutlak kabul edersiniz öyleyse dünya hep vardı ve hep var olacaktı. 20. yüzyıl Big Bang kabul edildi? Yani dünya, kainat yoktan var edildi. Öyleyse madde mutlak değildi ve sıkı durun; Madde üstü bir YARATICI tarafından YARATILMIŞTI. Sizin bunu kabul etmeniz yada etmemeniz bunun doğruluğunu değiştirmez. Ama sizin gideceğiniz yeri değiştirir :)

  • ismail Diyor ki

    ya tamam kabul desek iyi hoş, bilim yanlış biliyor ve yanlış öğretiyor. ama Allah’ın varlığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz ona hayret ediyorum. Yani binlerce din var, hepsini biliyor musunuz? Bir de bu saldırgan tavrınızdan islam fanatiği olduğunuz apaçık ortada. buna rağmen siz kendiniz bu konulara objektif yaklaşabileceğinize veya dininizi sorgulayabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz allah aşkına?

    bir de bu bencil yaklaşımı çok itici buluyorum. ama gördüğüm ve tanıdığım kadarıyla sizin gibiler bundan oldukça gururlular. en doğruyu yalnızca ben biliyorum, diğer herkes yanlış biliyor tavrından bahsediyorum. gerçekten, böylesine büyük mevzulardan nasıl bu kadar emin olabildiğinize yalnızca hayret edebiliyorum. büyük iddialar gerçekten de büyük kanıtlar gerektirir ve inananların elinde yalnızca bir kaç milenyum önce yazılmış kitaplar var..

    üstelik sizin inancınızdan emin olduğunuz kadar, ben de evrimin bir olgu olduğundan eminim. Benim için bu su götürmez bir gerçek, – ki bilim adamları için de öyle – bu yüzden bu konuyu artık tartışmıyorum.

    üşenmeyip lütfederseniz şu videoyu izlemenizi tavsiye ederim:
    http://disturblog.com/genel/ken-miller-akilli-tasarim-hakkinda-konusuyor.html

  • ahtapot Diyor ki

    … Bir kaç milenyum demeyelim de 600 lü yıların başları diyelim. İlk başta saldırgan demişsiniz kesinlikle kabul etmiyorş bu tutumumu heyecanıma vermenizi istiyorum çünkü; dediğim gibi hayretler içerisindeyim Allah\’ı inkar etmeniz karşısında. Okumaktan dinleri öğrenmekten bahsetmişsiniz ya; keşke sizde lütfedip şu mübarek kitabı bi okuyup anlamaya çalışsanız da görseniz, sizin her fırsatta sarıldığınız bilimin 20. yüzyılda farkına vardığı birçok şeyin O Mukaddes Kitapta yüzyıllar önce nasıl yazalabildiğini görürsünüz. İşte bunlardan bu tavrım şaşkınım inanamamak çok zordur bana göre yani bu kadar nişan Allah\’ı işaret ederken Allah yok (haşa) diyebilmek nasıl bi durum??? Mesela size bir ayeti örnek vereyim. Nacizane bikaç bilgi lütfedip okursanız. sevinirim. Ve Evren\’i (Göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.

    51 Zariyat Suresi 47

    Ayette \”Evren, gök\” diye çevirdiğimiz kelime Arapça \”sema\” kelimesidir. Bu kelime aynı Türkçe\’deki \”gök\” kelimesi gibi hem Evren\’i, hem Dünya\’nın tavanını ifade eder. Yeryüzünün üstünün tümü \”sema\” diye adlandırılır.

    Evren sonsuz mudur? Yoksa Evren sınırlarla çevrili durağan-sonlu bir yapıda mıdır ? İşte size insanlığın büyük dehalarının tarihin en başından beri en hararetli tartıştıkları konulardan biri.

    Diyebiliriz ki insanlık tarihinde çok az konu bu kadar hararetle tartışılmış ve tüm uğraşlara rağmen bu konuda işin içinden çıkılamamıştır. İlk önce felsefenin içinde, daha sonra ise felsefeden bağımsızlığını ilan eden fizikte, Evren\’in sınırlarının sonsuz olup olmadığı tartışılmıştır. Tarihin en parlak simalarının bir kısmı Evren\’in sonsuz olduğunu, buna karşın birçok ünlü düşünür de Evren\’in sınırlarla çevrili bir şekilde sonlu olduğunu söylemiştir. Oysa Kuran bu iki görüşün dışında sürekli genişleyen dinamik bir Evren modeli çizmiştir. Kuran\’ın çizdiği model, Evren\’in her an bir sonu olmakla sonsuz Evren modelinden, sürekli genişlemekle ise durağan sınırlı Evren modelinden ayrılmaktadır. Böylece insanlığın bu en büyük tartışmasında Kuran tüm düşünürlerin dışında üçüncü bir modeli tarif etmiştir.

    İşte Kuran\’ın Allah tarafından indirilip indirilmediğini anlamak isteyenler için bir test imkanı. Bir tarafta ne felsefe, ne fizikle uğraşmış çöldeki Muhammed. Diğer tarafta felsefenin, fiziğin ünlü düşünürlerinin iddiaları. İşte Aristo, işte Ptolemy, işte Giordano Bruno, işte Telesio Patrizzi, işte Galieo Galilei, işte Isaac Newton… Dünya tarihinin bu en büyük dehaları gözlemleriyle, formülsel uğraşlarıyla Evren\’in sınırlı, sonlu veya sonsuz olduğunu iddia etmişler, fakat hiçbiri genişleyen dinamik Evren modelini çizememişlerdir. Ancak 20. yüzyılda Edwin Hubble\’ın gelişmiş teleskobuyla gözlemleri, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığını tespit etmiş, böylece genişleyen dinamik Evren modeli doğrulanmıştır.

    Evren\’in genişlediği ilk kez 1900\’lü yıllarda ortaya atılmıştır. 1900\’lü yıllardan önce Kuran dışında bu iddiayı ortaya koyan tek bir kaynak bile yoktur. Tek bir kaynak bile!..

    MUHAMMED\’İN ÇÖLDE SAKLADIĞI TELESKOP

    Kuran\’ın Allah tarafından indirildiğini inkâr edenler, Muhammed Peygamber\’in Kuran\’ı uydurduğunu söylemektedirler. Peki bunu söyleyenler Muhammed Peygamber\’in Evren\’in genişlediğini, 1900\’lü yıllardan önce bilen Dünya tarihindeki tek kişi olmasını nasıl açıklayacaklar? Acaba Muhammed Peygamber 1900\’lü yıllarda yapılmış olan teleskobun bir benzerini 600\’lü yıllarda icat etmişti de, bu teleskobu kumlar altında mı gizliyordu? Acaba Muhammed Peygamber teleskobu kullanmayı, yıldızların hareketlerini yorumlayacak astrolojik bilgiyi biliyordu da, bunu insanlardan mı saklıyordu? Eğer Muhammed Peygamber deli olduğu için Peygamber olduğunu iddia etti denirse; bu nasıl bir deliliktir ki kendi döneminin insanlarının hiçbirinin bilmediği ve bilmesine imkan olmayan, kendisinden 1300 yıl sonra ancak anlaşılacak olan bir gerçeği biliyordu? Eğer Muhammed Peygamber kendi menfaatleri için dini uydurdu denirse; bu nasıl bir menfaat uydurmadır ki bu kişinin uydurdukları ancak 1300 yıl sonra tam anlaşılıyor; fakat kendi döneminde bu ayeti söylemesi kendisine hiçbir menfaat sağlamıyor, hatta gözleriyle Evren\’in genişlediğini fark edemeyen düşmanlarına belki koz bile vermiş oluyordu. Menfaat için hareket eden kişi, kendi yaşarken kendisine faydası olmayan, hatta kendi döneminde anlaşılmadığı için eleştirilmesine yol açacak bir şeyi söyler mi? Eğer tüm bu gerçeklere karşın hâlâ bir kişi \”Muhammed Peygamber kendi aklıyla bunu bildi\” derse; bu nasıl bir akıldır ki kimsenin bilemediğini biliyor fakat bunları kendi bildiğini kabul edeceğine, Allah bana bildirdi diye yalan söylüyor! Toplu iğneyi bulan bir kişi bile bu buluşuyla övünme eğilimindeyken, Muhammed Peygamber niye aklıyla övünmüyor da \”Bu (Kuran) benden değildir, bu Allah\’tandır.\” diyor. Tevazudan mı? Bir yandan Peygamber olduğunu söylerken inanılamayan, yalancılıkla itham edilen, böylece ahlâken düşük bir mertebede gösterilen kişiyi, tevazu sahibi diye mi yüceltecekler? Evet inkâr etmekte ısrar edenlere bir soru da biz soralım: “Siz neyi savunduğunuzun, ne dediğinizin farkında mısınız?”

    EVRENİN GENİŞLEDİĞİ NASIL ANLAŞILDI?

    Büyük deha Newton\’un fiziğinde bir eksik vardı. Newton, sonsuz genişlikte ve değişmeyen bir Evren modeline inanıyordu. Newton\’un yerçekimi yasaları bir sorunla karşılaşıyordu. Nasıl oluyordu da Evren\’in başlangıcından beri geçen çok uzun zaman sürecinde tüm madde birbirini çekip tek bir bileşime dönüşmüyordu? Oysa Einstein\’ın Newton\’dan sonra ortaya koyduğu formüllerde kütlenin varlığıyla zaman ve mekan değişiyordu.

    Bilimsel platformda Evren\’in genişlediğini ilk kez Lemaitre ortaya attı. Resimde Lemaitre ve Einstein birarada görülüyor.

    Einstein\’ın formüllerinden yola çıkan Rus fizikçi Alexander Friedmann en ufak bir etkide Evren\’in genişleyeceğini veya daralacağını keşfetti. Bu keşfin değerini anlayıp Evren\’in genişlemekte olduğunu ise açıkça, iddialı bir şekilde ilk savunan, Belçikalı papaz ve bilim adamı Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, Evren\’in genişlemesini geri sardığımızda Evren\’in tek bir birleşimden patlayarak oluştuğunu, daha sonra Evren\’in genişlediğini; bir meşe palamadundan bir meşe ağacının büyümesi gibi Evren\’in bu tek atomdan ortaya çıktığını söyledi. Bu o kadar inanılmaz gözüküyordu ki, başta bu iddiaya kendi formüllerinden ulaşılan Einstein bile inanamadı. Lemaitre\’nin fizikten pek anlamadığını söyleyerek, Evren\’in sonsuz genişlikte ve değişmez olduğunu söyledi.

    İlk başta, Evren\’in genişlediği kuramsal olarak ortaya konmuştu. Hiçbir felsefecinin tarihin uzun zaman diliminde ortaya koyamadığı bir açıklama, Kant gibi bir felsefecinin \”Saf Aklın Eleştirisi\” eserinde, zihinsel çatışkılardan (zihnin çözemeyeceği sorunlardan) biri olarak gördüğü ve \”Zihin bu sorunu çözemez\” dediği konuda ortaya konmuştu. Bu kuram her şeye uyuyor ve Evren\’in neden yerçekimine rağmen çökmediğini açıklayarak Newton ve Einstein formüllerinin bir birleşimini veriyordu. Alternatifi yoktu. Doğru anahtarın kendi kilidine uyması gibi, doğru açıklama Evren\’sel tabloya uymuştu. Fakat bilim dünyasında ilk defa duyulan bu açıklama klasik tepkiyle karşılaşmıştı: Hayır, olamaz!

    Aynı yıllarda Amerikalı astronom Hubble, tüm bu kuramsal tartışmaların dışında, Mount Wilson gözlemevinde son derece gelişmiş teleskobu ile gözlemler yapıyordu. Hubble tüm galaksilerin birbirinden uzaklaştığını, böylece Evren\’in genişlediğini gözlemsel olarak buldu. Böylece görmediğimize inana-mayız diyenlere Hubble; \”Gördüğünüze inanmalısınız\” dercesine genişlemeyi ispatladı. (Hubble bu tespitini Doppler etkisiyle yaptı. Buna göre uzaklaşan cisimlerin dalga boyları ışık dalgalarının spektrumunda uzar; böylece kırmızıya kayar, cisimler yaklaşıyor ise dalga boyu kısalır, böylece maviye kayar.) Tüm galaksilerden gelen ışığın, spektrumda kırmızıya kayması, tüm galaksilerin uzaklaştığını gösteriyordu. Hubble bu gözlemiyle beraber çarpıcı bir yasa da buldu, galaksilerin uzaklaşma hızları, galaksiler arasındaki uzaklıkla doğru orantılıydı. Galaksi ne kadar uzakta ise, o kadar hızlı uzaklaşıyordu. Bu sonuç tekrar tekrar test edildi. 1950\’de ABD\’de Mount Palamar\’da Dünya\’nın en büyük teleskobu inşa edildi. Tüm testler, yeniden kontroller hep bu gözlemi doğruladı. Hatta ölçümler yapılıp Evren\’in ilk yaratılış anının yaklaşık 10-15 milyar yıl önce olduğu iddia edildi.

    Hubble\’ın çalışmalarıyla Einstein da, Lemaitre de ilgileniyordu. Daha önce Lemaitre\’ın görüşlerine katılmayan Einstein, bir konferansta Lemaitre\’e haklı olduğunu beyan etti. Bu düşünceye inanmamasına yol açan görüşlerinin hayatının en büyük hatası olduğunu itiraf etti. Böylece Evren\’in dinamik, sürekli genişleyen yapısı gözlemlerle doğrulanmış bir şekilde anlaşıldı, dönemin en büyük fizikçisi Einstein da bu sonucu kabul etti.

    Hubble\’ın ve Lemaitre\’ın örneklerinde bir fizikçinin gerek kuramsal, gerek gözlemsel yolla bir sonuca ulaştıklarında o sonucu nasıl sunduklarını görüyoruz. Lemaitre kuramsal olarak ulaştığı sonuca dayanak olarak Einstein\’ın formüllerinden nasıl çıkarım yaptığını gösterirken, Hubble yaptığı gözlemlerin verilerini ve sonuçlarını sunmaktadır. Böylece fizikçilerin vardığı sonuç bir kitap dolusu altyapıyla bir arada ortaya konmaktadır. Fizik kural-larının Yaratıcısı tarihteki en büyük tartışmalarından birinin cevabını Kuran\’da vermektedir. Kuran, bilim adamlarından farklı olarak doğrudan sonucu verir, bu sonuca gidiş yolları, bu sonuca nasıl ulaşıldığı önemli değildir. çünkü bu bilgiyi veren bu araçları kullanmadan bu bilgiyi bilmektedir. Evet, Kuran doğrudan sonucu verir. çok emin, çok kısa, çok net, çok açık bir şekilde.

    Herhangi birimiz Evren\’e üstten bakma şansına sahip olsaydık ve biri bize \”Evren\’i tarif et\” deseydi, herhalde ilk söyleyeceğimiz şeylerden biri Evren\’in genişlediği olurdu. Ancak bilimsel birikim ve gelişmiş teleskoplarla farkedebildiğimiz bu gerçeği, Kuran\’ın 1400 yıl önce söylemesi ne müthiş bir olaydır. Bazıları \”Hz. İsa körleri iyileştirecek şekilde mucizeler gösterdiyse, niye çevresindeki herkes iman etmedi?\” diye sormaktadır. İşte dine bilimle karşı çıkılmaya çalışıldığı bir ortamda, Kuran, bilimin en zor birkaç sorusundan birine bir cevap vermekte ve tarihte bu cevabın aynısına rastlanmamaktadır. Gelişmiş teleskopların icadıyla yapılan gözlemler Kuran\’ı doğrulamakta, Kuran\’ın bu mucizesinin benzerini hiç kimse gösterememekte, fakat inanmaya niyetli olmayanlar yine inanmamaktadır. Zaten Kuran bazı insanların hangi mucizeyi görürlerse görsünler inanmayacaklarını belirterek insan psikolojisinin bu yönünü açıklamada da mucize göstermiştir. Sanırız bu örneği gören kişi, İsa\’nın ve diğer Peygamberlerin gösterdiği mucizelere karşı kendilerine niye inanılmadığını anlayacaktır. Mucizelerin şekli, zamana göre değişmekte, fakat, hep açık arayan, gerçeği bulmaya çalışmak yerine, ben nasıl inkâr ederim diye düşünen bazı insan tipleri hiç değişmemektedir.

    MADDENİN KÖKENİNDE KUVVET OLMASI

    Evren\’in genişlediğini söyleyen ayetin başında Evren\’in kuvvetle yaratıldığı açıklan-maktadır. Bu ayette \”kuvvet\” diye çevirdiğimiz kelime \”Eyd\” kelimesi olup \”yed\” kökünden gelir ve \”el\” anlamına geldiği gibi, Kuran\’ın birçok yerinde \”kuvvet\” anlamında da kullanılır. örneğin aynı kelime 38-Sad Suresi-17. ayette geçer ve \”…Davud\’u, kuvvet verdiğimiz kulumuzu hatırla…\” diye bu ayet tercüme edilir. Ayetin kuvvete dikkat çekmesinin önemli bir nok-tayı vurgulama olasılığı vardır (Kuran\’daki bilimsel mucizelerin bazısı açıkça söylenerek gerçekleşmektedir. Evren\’in genişlediğinin söylenmesi gibi… Bazı bilimsel mucizeler ise işaretle belirtilmişlerdir ki, bu mucizelere ancak yorumla varılabilir. Biz kitabımızda açık gördüğümüz bir çok mucizeyi seçerek açıklıyoruz. Fakat yorumla çıkabilecek bazı mucizeleri ise ana bir başlık açmadan, bir alt başlıkla, bu şekilde dikkatlerinize sunmak istiyoruz). Bu \”kuvvet\” bir atomun çekirdeğine kuvvet veya gücün yığıldığı veya çekirdeğin bu güç ve kuvvetin üzerine inşa edildiği gerçeğine denk gelmektedir. Einstein\’ın E=mc2 şeklinde formüle ettiği denklem, tüm Evren\’in kuvvet üzerine bina edildiğini göstermektedir (Enerji = Kütle x Işık Hızının karesi). Bu formül belki de fiziğin en önemli formulüdür. Stephen Hawking satış rekorları kıran kitabı \”Zamanın Kısa Tarihi\”nde matematiksel denklemler kullanmaktan kaçınmış fakat bir tek Einstein\’ın bu formulünü kullanmıştır. Bu formülle kütle veya maddenin, enerjinin bir biçimi olduğu, maddenin enerjiye dönüşebilirliği ortaya konmuştur. Böylece madde ile kuvvetin ayrımı yerine, maddenin kuvvet olarak tarifi mümkün olmaktadır. Buradan da Evren\’deki maddenin kuvvet ile yaratıldığının söylenmesinin ne kadar önemli fiziksel bir gerçekliğe işaret ettiği anlaşılabilir. Güneş\’ten sayısız galaksilere, süpernovalara kadar her şey aslında kuvvetten oluşmuştur.

    Büyük Patlamadan sonra bu kadar çok maddenin, yerçekimi kuvvetinin etkisiyle birbirinin üzerine kapanmadan, bu kadar geniş bir alanda, bu kadar büyük bir hızla birbirinden uzaklaşması, Büyük Patlama\’da uygulanan kuvvetin olağanüstülüğünü göstermektedir. Bu kuvvet sayesinde Evren genişlemekte ve madde birbirini çekip yeniden kapanmaktan kurtulmaktadır. Bu kuvvet hem çok büyüktür, hem de Allah\’ın üstün bilgisiyle çok ince bir şekilde ayarlanmıştır. Bu kuvvet eğer daha zayıf olsaydı gezegenler oluşmadan madde birbirini çekerek kapanacak ve ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat oluşacaktı. Eğer patlamada uygulanan kuvvet daha şiddetli olsaydı; madde o kadar büyük bir alana yayılacaktı ki, yine ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat olacaktı. Bir fizikçinin çok güzel bir benzetmesine göre; bu patla-manın galaksilerin, dünyamızın, hayatın oluşacağı şekilde ayarlanmasının olasılığı; bir kurşun kalemi havaya attığımızda, sivri ucu üzerinde durması kadar bile değildir. Allah, bu patlamayla hem kudretinin büyüklüğünü, hem kendisinin bilinçli olarak ilk andan itibaren nasıl her şeyi ayarladığını göstermekte, ayrıca mesajı Kuran\’da bu oluşumları anlatarak Kuran\’ın kendi mesajı olduğunu da ispat etmektedir.

    Böylece Kuran tek bir ayette, 1900\’lü yıllardan önce Evren\’in genişlediğini söyleyen tek kitap olma mucizesini göstermekte, aynı zamanda aynı ayetle maddenin kuvvetle yaratıldığına da işaret ederek büyük mucizesini daha da güçlendirmektedir.

    E=mc2 formülünden, ışığın hızının büyüklüğünden dolayı atomun içinde depolanmış olağanüstü enerjinin varlığı anlaşılmış ve atom santrallerinden, atom bombalarına kadar yeni buluşlar bu formulün mantığına dayanılarak yapılmıştır. Einstein\’a kadar düşünürler maddeyi hareketsiz ve hareketi ise bu hareketsiz maddenin bir tür itme sağlayarak neden olduğu bir etkinlik olarak görmüşlerdir. Leibniz (1646-1716), Allah\’ın hareketi maddeye içkin yarattığını (hareketin maddenin iç yapısından kaynaklandığını) söyleyerek maddenin enerjiye indirgenebilir olduğu fikrine yaklaşmıştır; ama bilim dünyasında bu buluşun tam anlamıyla ortaya konuşu formulüyle Einstein\’a aittir.

    KURAN\’DA BİZ İFADESİNİN KULLANILMASININ SEBEBİ

    Bu bölümde incelediğimiz ayetteki \”Biz\” ifadesinin neden kullanıldığını açıklamakta fayda görüyoruz. Arapça\’nın bu konudaki dil özelliği bilinmediği için sorularla karşılaşıyoruz. Kuran\’da Allah kendisi için birinci çoğul şahıs olarak \”Biz\” ifadesini de, birinci tekil şahıs olarak \”Ben\” ifadesini de kullanır. Bu Arapça\’nın dil özelliğinden kaynaklanır. Arapça\’da ve başka bazı dillerde de azamet, yücelik ifadesi olarak bazen bir kişi kendisi için birinci çoğul şahıs olarak \”Biz\” ifadesini kullanır. Nitekim gerek Türkçe\’mizde, gerek başka dillerde karşımızda tekil şahıs varken yücelik, saygı ifadesi olarak ikinci tekil şahıs olan \”Sen\” yerine \”Siz\” demekteyiz. Türkçe\’de tekil olarak yaptıklarımız için de bazen birinci çoğul olarak \”Biz\” ifadesini kullanırız, fakat bu karşımızdaki tekil şahıs için çoğul olan \”Siz\” ifadesini kullan-mamız kadar yaygın değildir.

    Kısacası, Allah tevazu yapmaz, tevazu insanlara yaraşır, Allah için değildir. Allah azametini, yüceliğini, saygınlığını belirtmek için bu ifadeyi kullanır. Kuran Arapça inmiş bir kitaptır, bu yüzden Kuran\’da Arapça dil özellikleri, Arapça deyimler bulunur. Allah\’ın tekliği tüm Kuran\’ın en temel mesajıdır ve Kuran\’ın yüzlerce ayetiyle apaçıktır.

    Bir noktayı daha belirtmek istiyoruz: Kuran\’da Allah kendisinden birinci şahıs olarak bahsederken hem tekil \”Ben\” ifadesini, hem azamet, yücelik, saygınlık belirtisi olarak çoğul olan \”Biz\” ifadesini kullanır. Fakat Allah\’tan ikinci şahıs olarak bahsedildiğinde hep ikinci tekil \”Sen\” ifadesi geçer, hiçbir zaman ikinci çoğul olarak \”Siz\” ifadesi geçmez veya Allah\’tan üçüncü şahıs olarak bahsedildiğinde hep üçüncü tekil \”O\” ifadesi geçer, hiçbir zaman üçüncü çoğul \”Onlar\” ifadesi kullanılmaz. Oysa Kuran\’da binlerce defa Allah\’tan ikinci veya üçüncü şahıs olarak bahsedilmiştir, bunların biri bile ikinci çoğul veya üçüncü çoğul şahıs değildir. Bu da başta dediğimiz gibi; bu ifadenin Arapça\’nın dil özelliğinden olduğunu gösterir…HE

  • necip Diyor ki

    Merakımdan soruyorum. Allah her şeyi o kadar açıklamış neden hiç kendini göstermedi? neden muhammed son peygamber? Madem tüm bilimsel çalışmalar önceden kuranda yer alıyordu bunda ilahiyatçı var onlar gözü kapalı mı okuyor kur-anı neden çıkıpta kardeşim evren genişliyor, şöyle böyl vs vs.. neden açıklama yapmadılar? Neden bu bilimsel çalışmalar yapıldıktan sonra Zaten kur-anda bu yazıyordu diyorsunuz?

  • ismail Diyor ki

    Okumadığımı nereden biliyorsunuz ki? Hatta kaç kere okuduğumu bilmiyorum bile…

  • ahtapot Diyor ki

    … VAV ve ELİF…

    İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.

    İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

    Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

    O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

    Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

    Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

    İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

    Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

    İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

    Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

    Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.

    Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

    Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.

    Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

    Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.
    Buna anlamca vaveyla denir.
    Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

    Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
    Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

    Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
    Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

    “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

    Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?

    İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

    “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”

    Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

    İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

    Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

    Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde… Vav olmayana, Elif olana zor gelir.

  • ahtapot Diyor ki

    …Ayrıca Kuran-ı Kerim evrenseldir. Her zamana göre yeni bi sırrının farkedilmesi yine O’nun mucizelerindendir.

  • ahtapot Diyor ki

    “Hatta kaç kere okuduğumu bilmiyorum” demişsiniz ya, ufak bi hatırlatma; “Onlar hâlâ Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı”. (Nisa Suresi, 82)

  • ahtapot Diyor ki

    …Keşke bu yazdıklarımada bi cevap verebilseydiniz???

  • ismail Diyor ki

    Kuran’daki belirli ayetler üzerine tartışmaya girmekten hoşlanmıyorum. Kuran’ın iki yüzü olduğunu düşünüyorum. Siz bana bir ayetten örnek verirsiniz ben size tam karşıt anlamlı bir ayetle cevap veririm.. Örnek verdiğiniz ayetten de yalnızca Kuran’ın kendi kendini doğrulayan bir kitap olduğunu anlıyorum. Tıpkı Muhammed’in Allah’ı doğrulaması, Allah’ın Kuran aracılığıyla Muhammedi peygamber ilan etmesi ve yine Kuran’ın Allah’ın kelamı olduğunu söyleyen kişinin Muhammed olması gibi… Hiç biri bana birşey ifade etmiyor üzgünüm…

Yorumunuzu Yazın

*
Resimdeki yazıyı yandaki kutucuğa yazın. (Güvenlik için koymak zorunda kaldık, eğer üyeyseniz giriş yaptıktan sonra bu alanı görmeyeceksiniz.)
Doğrulama resmi